Mevlid-i Nebi

Fil Vakası – Fil Senesi

Milattan sonra 571 yılı… Arapların hafızasında “Fil Senesi” olarak anılan bu yıl, insanlık tarihinde derin bir iz bıraktı. Yemen valisi Ebrehe, gücünü göstermek ve Arapların kutsal merkezi olan Kâbe’yi gölgede bırakmak için görkemli ordusuyla Mekke üzerine yürüdü. Ordusunun önünde devasa filler vardı; o dönemin insanı için korku salan bir manzaraydı. Hiç kimse bu yıkıcı güce karşı koyabilecek durumda değildi. Mekke halkı çaresizdi; Abdülmuttalib ve diğerleri, Allah’ın evini Allah’a emanet ederek şehirden ayrıldılar.

Tam o anda tarihin akışı değişti. Allah Teâlâ’nın Fil Sûresi’nde haber verdiği üzere, gökyüzünde Ebâbil kuşları belirdi. Gagalarında ve pençelerinde taşıdıkları küçük taşlarla Ebrehe’nin ordusunun üzerine yağdılar. Ordunun ihtişamı, fillerinin azameti, aniden darmadağın oldu. O taşlar sadece bedenleri değil, kibrin ve azgınlığın sembolü olan bir niyeti de paramparça etti. Allah, Beytullah’ı korumuştu.

Bu olay yalnızca bir askerî bozgun değil, ilâhî bir işaret niteliğindeydi. Çünkü aynı yıl, Mekke’de bir bebek dünyaya gelecekti. Hazreti Âmine’nin bağrında doğan bu çocuk, âlemlere rahmet olarak gönderilecek, insanlığa adalet, merhamet ve tevhid yolunu gösterecekti. Fil Vakası, O’nun doğumunu müjdeleyen bir hazırlık gibiydi.

Arap toplumu bu olayı hafızasında unutulmaz bir dönüm noktası olarak yaşadı. Tarihçiler o yılı sayılarla değil, “Fil Senesi” diye andılar. Çünkü o yıl, hem Allah’ın kudretini apaçık gösteren bir mucizeye sahne olmuştu hem de bütün insanlık için yeni bir çağın kapısı aralanmıştı. Fil Vakası, Kâbe’nin korunmasının ötesinde, Son Peygamber aleyhisselatü vesselamın gelişine işaret eden ilâhî bir tecelli olarak, İslâm tarihinin başlangıç sayfalarına altın harflerle yazıldı.

Efendimiz aleyhisselatü vesselamın Doğumuyla Dünyada Gerçekleşen Hadiseler

Milattan sonra 571 yılı, sadece Arap yarımadası için değil, bütün dünya için bir dönüm noktasıydı. Mekke’de, Haşimoğulları’ndan Hazreti Abdullah ile Âmine’nin oğlu olarak dünyaya gelen bir çocuk, ileride bütün insanlığın rehberi olacak ve tarih, onunla birlikte yeni bir anlam kazanacaktı. Bu çocuk, Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellemdi.

O doğduğu sırada, dünyanın dört bir yanında dikkate değer hadiseler yaşanıyordu. İran’daki Sâsânî sarayında, ateşgedelerin yüzyıllardır sönmeden yanmakta olan kutsal ateşi ansızın söndü. Bu, putperestliğin ve batıl inançların çöküşüne işaret eden bir sembol olarak algılandı. Kisrâ’nın sarayında bulunan büyük sütunlardan on dört tanesi yıkıldı; bu da imparatorluğun tahtını sarsacak karışıklıkların yaklaştığının habercisi gibiydi.

Bizans’ta ise iç çekişmeler ve zayıflayan siyasi otorite, halkı bunalıma sürüklüyordu. Dünyanın doğusunda ve batısında huzur bozulmuş, insanlık manevî bir boşluğa düşmüştü. İnsanlar, hakikati bulacak bir rehber, gönüllerine ışık saçacak bir önder arıyordu. Bu bekleyiş, adeta gökyüzünde yükselen bir dua gibiydi. Yıldızlar yaklaştı, gökyüzünde haberci yıldız parladı.

Mekke’de Âmine annemiz bir oğul dünyaya getirdi. O an, sadece bir doğum değil, tarihin akışını değiştirecek bir başlangıçtı. Onun doğumuyla birlikte, karanlıkta yolunu kaybeden insanlık için bir nur parladı. O nur, kısa sürede Mekke’nin dar sokaklarından Medine’ye, oradan da dünyanın dört bir yanına yayılacaktı. Sallallahu aleyhi vesellem.

Efendimiz aleyhisselatü vesselamın dünyaya gelişi, sadece bir ailenin sevincinden ibaret değildi; adaletin, merhametin, tevhid inancının yeniden ihyası için ilâhî bir müjdeydi. Dünyada meydana gelen hadiseler, çalkantılar ve sembolik işaretler, bu doğumun sıradan bir hadise olmadığını açıkça gösteriyordu. O gün insanlık, asırlardır beklediği en büyük nimete kavuşmuştu.

Ümmetin Hafızasında Mevlid’in Yeri

İnsanlık tarihinde pek çok büyük şahsiyet yaşamıştır; hükümdarlar, filozoflar, komutanlar… Ancak onların çoğu, doğumlarıyla değil, zaferleriyle, icraatlarıyla, yazdıkları eserlerle hatırlanır. Ancak neticede hepsinin ölümü/ölmüş olduğu daha ziyade bilinir ve dillendirilir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ise ümmetinin gönlünde doğumuyla anılan yegâne örnektir. Onun dünyayı teşrifi, ümmetin hafızasında yalnızca tarihî bir vakıa değil, ilâhî rahmetin yeryüzüne iniş anı olarak görülmüştür. Bu yüzden asırlardır Müslümanlar, Mevlid kandillerinde veya özel toplantılarda, Efendimiz’in doğumunu anmayı ibadet şuuruyla sürdürmüşlerdir.

Doğumla anmak, aslında onun varlığının bütün insanlık için bir başlangıç olduğunu kabullenmektir. Çünkü o gün, karanlıkta yolunu kaybetmiş insanlık için yeni bir sabah doğmuştur. O’nun doğumu, ümmet için sıradan bir başlangıç değil, iman, muhabbet ve birlik duygularının kaynağı olan bir dönüm noktasıdır. Mevlid gecesiyle birlikte, Müslümanların hafızasında şunlar canlanır: Allah’ın rahmeti, kullarına olan merhameti ve peygamberlik müessesesinin insanlığa sunduğu en son, en mükemmel örnek…

Asırlardır farklı coğrafyalarda Müslümanlar, Mevlid-i Şerif’i okuyarak, kasideler söyleyerek, naatlar terennüm ederek bu hatırayı yaşatmıştır. Evlerden tekkelere, camilerden meydanlara kadar pek çok mekân, bu doğumun sevinciyle dolmuştur. Kandillerin yakılması, güllerin dağıtılması, salavatların getirilmesi, hep aynı anlamı taşır: O’nun doğumunu anmak, ümmetin gönlünde peygamber sevgisini yeniden uyandırmaktır.

Mevlid’in ümmet hafızasında böylesine köklü yer edinmesi, Efendimiz aleyhisselatü vesselamın doğumuyla anılmasının eşsizliğini gösterir. Çünkü bu anma, sadece bir tarihî olayı hatırlamak değil, ümmetin her defasında O’nun rehberliğine yeniden yönelmesi, sevgi ve bağlılığını tazelemesidir. Doğumun hatırlanışı, ümmetin yeniden doğuşu gibidir; işte bu yüzden Mevlid, gönüllerde daima taptaze bir sevinç ve rahmet kaynağı olarak yaşamaya devam etmiştir.

Süleyman Çelebi, Vesiletü’n Necat’ı Neden Yazdı?

15. yüzyılın başlarında Osmanlı’nın payitahtı Bursa, medreseleri, tekkeleri, camileriyle bir ilim ve kültür merkezine dönüşmüştü. Bu dönemde Ulu Cami, şehrin kalbi sayılan büyük ibadet ve ilim mekânıydı. Caminin minberinde bir gün ehl-i sünnet dışı görüşleri olan Kara bir kişi belirdi. Efendimiz aleyhisselatü vesselamın diğer peygamber efendilerimizin imamı mesabesinde olduğunu reddediyordu. Onu sıradan bir insan olarak tarif ediyor, diğer peygamberlerin üstünlüklerini sıralıyordu. Peygamberler arasında kendince ayrımda bulunuyor, kendisine de üstün payeler biçiyordu. Bu durum, cemaatin zihinlerinde karışıklığa, gönüllerde ise huzursuzluğa yol açıyordu.

İşte tam bu ortamda, Süleyman Çelebi’nin gönlü sarsıldı. O, bu sözlerin ümmetin inancına zarar vereceğini sezdi. İnsanların gönüllerinde Efendimiz aleyhisselatü vesselamın sevgisini ve üstünlüğünü perçinleyecek bir esere ihtiyaç vardı. Süleyman Çelebi kalemine sarıldı, gönlünden doğan aşkı beyitlere döktü. Böylece “Vesîletü’n-Necât” adıyla bilinen ve halk arasında Mevlid-i Şerif olarak anılan eser ortaya çıktı.

Çelebi’nin amacı sadece bir şiir yazmak değildi; imanları kuvvetlendirmek, kalplerdeki muhabbeti diri tutmak ve ümmetin birliğini pekiştirmekti. Onun beyitlerinde Hz. Peygamber’in nübüvveti, güzel ahlakı, rahmet vasfı ve ümmetine olan sevgisi işleniyordu. Dili sade, duygusu derin, mesajı kuşatıcıydı. Bu yüzden eser kısa sürede halk arasında büyük kabul gördü, meclislerde, düğünlerde, cenazelerde, kandil gecelerinde okunmaya başlandı.

Süleyman Çelebi’nin yazdığı bu eser, aslında bir ilmî reddiye değil, bir gönül şaheseri oldu. Osmanlı toplumunda Peygamber sevgisinin en güçlü taşıyıcısı hâline geldi. Derler ki Osmanlı’yı Yunus kurmuştur, Süleyman Çelebi kurtarmıştır. Fetret döneminde yazılan bu eser, birliği yeniden tesis etmiş ve Osmanlı devletini büyük bir buhrandan çıkaracak etkiyi taşımıştır. Asırlar boyunca okunan her Mevlid, aslında Bursa’daki o tartışmaya ve ümmet arasında çıkan bütün fitnelere karşı verilmiş kalıcı bir cevaptır: Ümmetin kalbi, Hz. Muhammed aleyhisselatü vesselamın doğumuyla dirilir, mirasıyla yaşar.

İslâm Coğrafyasında Farklı Mevlid Metinleri

Mevlid geleneği, yalnızca Anadolu’ya mahsus bir kültür değil; bütün İslâm coğrafyasına yayılmış ortak bir mirastır. Hz. Peygamber aleyhisselatü vesselamın doğumunu anmak, Müslümanların gönüllerinde aynı sevinci uyandırdığı için, her toplum kendi dilinde, kendi musikisiyle bu sevgiyi dile getirmiştir. Böylece farklı coğrafyalarda yüzlerce Mevlid metni ortaya çıkmış, her biri kendi toplumunun edebî ve kültürel üslubunu yansıtırken aynı zamanda ümmetin müşterek hafızasında birleşmiştir.

Mısır’da Endülüslü âlim İbn Dihye’nin kaleme aldığı et-Tenvîr fî Mevlidi’s-Sirâci’l-Münîr, Hz. Peygamber’in doğumunu anlatan ilk kapsamlı eserlerden biri olmuştur. Kuzey Afrika’da Mevlid törenleri, kaside ve ilahilerle şekillenmiş, özellikle Mağrib bölgesinde bestelenen naatlar büyük rağbet görmüştür. Şam, Halep ve Kudüs gibi şehirlerde Mevlid geceleri; zikir halkaları, şiirler ve dualarla süslenmiştir. Osmanlı topraklarında ise Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı halkın gönlünde derin bir karşılık bulmuş, hem edebî hem de manevî olarak bir klasik hâline gelmiştir.

Hint altkıtasında Müslümanlar, Urduca ve Farsça Mevlid metinleriyle aynı duyguyu yaşatmış, camilerde ve tekkelerde bu eserleri okuyarak Peygamber sevgisini tazelemiştir. Balkanlarda, özellikle Bosna ve Kosova’da, Mevlid törenleri halkın kimliğini ve dini bağlılığını canlı tutan bir unsur hâline gelmiş; bestelenmiş naatlar, halk ilahileri ve toplu dualar eşliğinde kutlanmıştır.

Her coğrafyada farklı formlarda ortaya çıkan bu eserlerin ortak noktası, Hz. Peygamber’in doğumunun sadece tarihî bir olay değil, ilâhî rahmetin tecellisi olarak görülmesidir. Bu yüzden mevlid metinleri, Müslümanların kalbinde asırlar boyunca aynı coşkuyu yeniden uyandırmış, ümmetin müşterek sevinci hâline gelmiştir.